Betik Okumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Betik Okumaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2022 Perşembe

Nilüfer

Bu yazımda Mücahid Karaçınar'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Mayıs 2022'de Kutlu Yayınevinde gerçekleşmiş olan Nilüfer adlı kitaptan bahsedeceğim.


Kitap, ismini karakterimiz Nilüfer'den alıyor. Nilüfer küçük, şirin bir köyde yaşayan ve hem yaşadığı çevrenin kısıtlı olanaklarından ötürü hem de babasının baskıcı bir yapıda olması nedeniyle pek dışarı çıkamayan genç bir kızdır. Nilüfer tatlı köylerinde, samimi insanların içinde sade bir hayat sürerken otostop çekerek şehir şehir dolaşan Gazi hem Nilüfer'in hem de ailesinin hayatına renk getirir. 

Gazi; bu hayatı yalnız yaşayan, hiçbir yere ve hiçbir kimseye karşı aidiyet duygusu olmayan, yaşamını hep farklı yerlerde sürdürmeye alışkın biridir. Nilüfer ile Gazi birbirlerine ne kadar zıt görünüyorlar, değil mi? Hayat tarzları ne kadar farklı olsa da kendi tabirleriyle deli halleri tam bir tencere kapak durumuydu. İkisi de birbirine deli derken aslında ne kadar benzerlerdi. Bu ikilinin atışmalarını okumak benim için hoştu.

Kitabın anlatım dilini sevdim. Yazarın okuduğum ilk eseriydi ve kalemini şiir tadında buldum. Okurken bana bir bahar esintisi havası verdi.

"Kafesteki kuşun bile bir müddet sonra sıkılıp odanın yüzüne çıkmasını istediğini fark ettikçe kendisinin kuş kadar bile özgür olamadığının kanısına varır, moralini bozardı."

Nilüfer'in en güzel ifade edildiği cümlelerdi bence bunlar.

"Nilüfer can kulağıyla dinlerken içinden benim böyle dolu bir hayatım olmadı, insanlar mı yaşamın tadını çıkarıyor, biz mi çok sıradanlaştırıyoruz anlamadım dedi."

Zaman zaman hepimizin aklına esen bir düşence değil mi? Kitaplarda en çok kendimizle buluştuğumuz noktaları seviyorum sanırım.

"Seni sen yapan insanları sev

Sensizliğinde bir sen aramadan"

Yazarın anlatımını şiir tadında bulduğumu belirtmiştim, bunun yanı sıra bölüm aralarında da bu tarz dizelerin bulunması bu duruma ahenk sağlamakta.

En beğendiğim cümleleri sizinle paylaşmak istiyorum:

"Aklımızda farklı bir âlemin kapılarını araladığımız süreç içerisinde dışarıdan uyanık olmayan bir izlenim verebiliyoruz. Kafamızı kurcalayan fikirlerin içinde cebelleşen bir birey olmak bizi ne kadar yakınlarımız tarafından alay konusu etse de sonunda bir amaca kavuşabilmemiz onların da düşüncelerinin yanlış olduğunun farkına varmalarında bir yol oluyor. Dalgınlık yarım kalmışlığın bir sergisi aslında..."

Kitabı genel olarak beğendim. Naçizane paylaşmak istediğim birkaç fikrim de var. Kitapta çok fazla olmasa da bazı imla hataları gözüme çarptı, bunlara dikkat edilebilir. Yanı sıra içeriği incelediğimizde bana göre olay ve kişiler bir noktaya bağlanmadı, biraz havada kaldı. Belki de bu yazarın kendi isteğiyle tasarladığı bir durumdu ancak ben okurken bir bağlantı kurmayı bekledim. 

Kitapla ilgili görüşlerim bunlardı. O zaman kitabın ismine binaen tüm okurlara şu şarkıyı ithaf edelim mi?

Yazarı emekleri için kutluyor ve yazacağı yeni kitaplar için bol ilham diliyorum.

Siz Nilüfer'i okudunuz mu, kitap hakkındaki yorumlarınız neler?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere hoşça kalın.

- Aleyna


15 Kasım 2022 Salı

İşgal Altında Çırpınan Şehir: İstanbul

 Bu yazımda Umut Meriç Berberoğlu'nun kaleminden çıkmış, ilk basımı Temmuz 2022'de Kutlu Yayınevinde gerçekleşmiş olan İşgal Altında Çırpınan Şehir: İstanbul adlı kitaptan bahsedeceğim.

Umut Meriç Berberoğlu, 2019 yılında yazmaya başladığı bu ilk eserinde İstanbul'un işgal sürecini kaleme almıştır. Kitabın içerisindeki bilgiler belgelere dayanmakla beraber yazar gerçek olaylardan hareketle bazı karakterleri kurgulayarak aktarmıştır. İşte benim okuma sürecimi sürükleyici kılan en büyük etken de bu oldu. Gerçekle harmanlanmış bir kurgu okumak, kişilerin ve olay örgülerinin zihnimde daha kalıcı bir yer edinmesine de olanak sağladı.

Yazarın kalemiyle tanıştığım bu kitapta anlatımı sürükleyici buldum. Bir okur olarak naçizane gözlemlerimi ve önerilerimi paylaşmak da istiyorum. Kitapta yer yer göze çarpan yazım hatalarının, kullanılan zaman kipindeki tutarsızlıkların (bazı yerlerde geçmiş zaman kipi kullanılırken bazı yerlerde geniş zaman kipinin kullanılması) ve anlatım bozukluklarının akıcılığın aleyhine olduğunu düşünüyorum.

Diyaloglar noktasında bir gözlemde bulundum. Bazı diyaloglarda olayların geçtiği dönem yansıtılırken bazı diyaloglar ise günümüz zamanının havasını veriyor. O dönemin diline ne kadar yaklaşılırsa kitabın o denli gerçekçi olacağına ve okuyucuya geçeceğine inanıyorum.

Anlatım noktasında bir başka görüşüm ise bazı yerlerin hızlı geçildiği yönünde. O atmosferi daha çok yaşamak ve hikâyenin içine daha çok girmek için yavaş bir anlatımı yeğlerim; bunun bazı kısımlarda hissettirildiğini ve bir okuyucu olarak genel olarak böyle olmasını istediğimi de belirtmek isterim. 

Kendi adıma yapıcı eleştiri yapabileceğim başka bir durum yoktu. Kitabı genel havasıyla beğenerek okudum. Yüce tarihimize eşlik etmek, özellikle de içinden geçtiğimiz şu günlerde İstanbul'da yaşanan patlama söz konusuyken İstanbul ile ilgili bir kitap okumak hem zamanlama hem de içerik yönüyle bana ayrıca tesir etti. Belki de Mehmet Kutlu'nun Uzun Hikâye'sinde dendiği gibi her kitabın bir kaderi vardı ve bu kitap da kendi zamanında beni bulmuştu. Öyleyse, bu değerli kitaba dair yorumumu sevdiğim alıntılarla usulca sonlandırıyorum:

"Padişahın huzuruna çıkmıyorsun. Saygın takdire şayan lakin hiçbir milletim başka bir kulun önünde boyun eğmeyecektir."

"Onun için vatana ihanetin nedeni değil, er ya da geç bedeli olurdu."

Atatürk ve silah arkadaşlarına minnet duyarak, kutlu tarihimizi kaleme alan Umut Meriç Berberoğlu'na teşekkür ederek yazımı tamamlıyorum. Bir sonraki yazıma dek esen kalın.

- Aleyna Uluç

11 Kasım 2022 Cuma

Eğitim Yöneticisi ve Öğretmenler İçin Yönetimde Protokol Kuralları ve Kurumsal İletişim

Bu yazımda Arif Dede'nin kaleminden çıkmış, ilk basımı Mart 2021'de Kutlu Yayınevinde gerçekleşmiş olan Eğitim Yöneticisi ve Öğretmenler İçin Yönetimde Protokol Kuralları ve Kurumsal İletişim adlı kitaptan bahsedeceğim. 

Arif Dede, bu kitabında hedef kitlesi olarak eğitim yöneticisi ve öğretmenleri seçse de bence herkesin okuyabileceği bir kitap. Gerek iş hayatı gerekse özel hayatta lehimize işleyecek bilgileri bu kitap sayesinde edinebiliriz.

 Yazar, kitabında resmi ve anlaşılır bir dil kullanmış. Kitabın içeriğinde çok fazla jargon olmadığı ve yalın bir dille yazıldığı için yalnızca bahsi geçen meslek grupları değil herkes okuyup anlayabilir. Açıklayıcı anlatımın hâkim olduğu bu eserde örnekler de bolca mevcut. Böylelikle okuduklarınız aklınızda daha kalıcı hâle geliyor.

Kitapta dikkatimi çeken ya da faydalı bulduğum çok nokta oldu. Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Davette aynı kişi ya da yalnızca davet sahibi işe uzun süre sohbet edilmez, farklı kişilerle tanışma ve konuşma imkânı aranır."

"Resmi bir akşam yemeğine davet edilen çiftlerin, davete ya ikisi birden katılır veya hiçbiri katılmaz."

"Resmi davetlere çocuklar ve 18 yaşından küçük kimseler kesinlikle götürülmez."

"Yemek esnasında münakaşayı gerektirecek ve münakaşası hoş olmayacak politika, ölüm, hastalık gibi konular kesinlikle açılmaz."

"Hediyede pahalılık aranmaz. Hediye, verilecek kişiyi mahcup etmeyecek ve sıkıntı yaşatmayacak değer ve çeşitte olmalıdır."

"Bir kurumda insan ilişkilerinin (iletişimin) olumlu olması, çalışanların bütün enerjilerini işini daha iyi yapmaları yönünde kullanmalarını sağlar. Aksi takdirde enerji insan ilişkilerinden kaynaklanan sorunları aşmaya yönelir."

Kitabı genel olarak beğendim. İnsanın genel kültürünü arttırmada da büyük rol oynuyor. Gözüme çarpan bazı yazım hataları dışında eleştirebileceğim bir nokta bulunmamakta. Yazarı verdiği emeklerden ötürü kutluyor ve yazı hayatının başarıyla sürmesini diliyorum.

Kitabı aşağıdaki bağlantıya tıklayarak temin edebilirsiniz:

https://kutluyayinevi.com/magaza/urun/egitim-yoneticisi-ve-ogretmenler-icin-yonetimde-protokol-kurallari-ve-kurumsal-iletisim-arif-dede/

Bir sonraki yazımda görüşene dek esen kalın.


- Aleyna Uluç

7 Mayıs 2021 Cuma

Göreli Bilinmezlik

Bu yazımda A. Attila Sayın'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı 2017'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Göreli Bilinmezlik adlı kitaptan bahsedeceğim.


Attila Sayın, bilim kurgu türündeki bu kitabında daha önce yaşadığı bir anı tekrar yaşamak isteyen ve bunun için bir bilim adamıyla beraber proje geliştiren birinin hikayesini anlatıyor.

"Bir insan hayatı boyunca sonsuz tane an yaşar. Ancak bunların içinden sadece bir tanesi en etkileyici olandır. Buna göre eğer en etkileyici anınızı yeniden yaşama şansınız olsaydı bu hangi anınız olurdu? İlk bakış, ilk işitiş, ilk dokunuş... Hangisi? Üstelik sizin için yine ilk yaşandığındaki gibi bilinmez olacak bir an."

Daha önce bu türü pek okumamış olsam da Göreli Bilinmezlik beni epey içine çekti. Birbirine bir pamuk ipliği gibi bağlı olan olaylar her sayfada şaşırtmaya, merak duygusunu canlı tutmaya devam etti. Kitap içinde var olan her karakter, her olay adeta birbirine bağlıydı. Her şey ustaca kurgulanmıştı.

Başarılı kurgunun yanı sıra yazarın kaleminin akıcı olması ve olayları gözümüzde canlandırabileceğimiz bir şekilde anlatması da kitabın sürükleyici yanını arttırdı. 

"Sessizlik kimi insan için derin bir huzuru kimi insan için de en büyük sesten daha gürültülü olarak algılanabilir. İşte o gün Norveç Denizi'nin dalgaları bu gerçeği bertaraf etmek istercesine gürültüsünü sessizliğin kalbine öylesine saplıyordu ki çevresinde bulunan hemen her insanın telaşla oradan ayrılmasına sebep oluyordu. Ancak bir kişi vardı ki, iskelenin etrafındaki bir bankta hareketsizce duruyordu. Bu kişi ilk izlenim olarak donuk bakışları güçlü akıntının üzerinde, beyaz tenine değen sarı saçlarından akan su damlalarını umursamaz hali ve uzun boyunu oturuşuyla gizlemesiyle yirmili yaşlarda esrarengiz bir erkek havası veriyordu."

Göreli Bilinmezlik okuduğum en heyecanlı kitaplar arasında kesinlikle yerini aldı. Bu harika kitap bir filme de uyarlanabilir. 

Göreli Bilinmezlik'i bilim kurgu okumayı seven herkese öneriyorum. Sevmeyenlere de bir şans vermesini öneriyorum çünkü gerçekten sürükleyici bir kitap. Yazarı emekleri için kutluyor ve yazı hayatının ömür boyu devam etmesini diliyorum.

Esen kalın.

                                                  Aleyna Uluç

6 Mayıs 2021 Perşembe

Sevgi Sözleri

Bu yazımda Timur Kocaoğlu'nun kaleminden çıkmış, ilk basımı Ocak 2018'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Sevgi Sözleri adlı kitaptan bahsedeceğim.


Timur Kocaoğlu, Türkistan'da Yenilik Hareketi ve İhtilaller 1900 - 1924, Binbir Bilmece - Afganistan Özbekistan Ağızlarından, Sevgi  Sözleri ve Sevgilim Güzel Hasine'm - Yüzbaşı Şerafettin'in Eşine Mektupları 1911 - 1922 kitaplarına imza atmış bir yazardır.

Sevgi Sözleri adlı bu kitabında şiirlerini derleyen Kocaoğlu, yüzde yüz Türkçe ile kitap yazma gayesinde bulunmuştur. Son bin iki yüzyılda bütün şiirlerini yüzde yüz Türkçeyle yazan bir ozan olmadığını belirten yazar, bunu Sevgi Sözleri'nde başarmıştır.

Kitap, şairin 2017'deki şiirlerinden başlayıp 2007'ye değin uzanmaktadır. Zaman bakımından geriye doğru okuduğumuz ve saf Türkçe olan bu şiirlerden beğendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

KAVUŞMAK 

"Varsın bizimkisi olsun
Kavuşmasız bir sevgi
Varken yeryüzünde bunca
Sevgisiz kavuşmalar..."

YAŞTA 

"Saçlarımız ağardı gitti bizim
Ölenler kaldı öldükleri yaşta..."

YERYÜZÜ

"Çağrıştırıyor bana tek senin yüzünü
Yeryüzü, gökyüzü, dağyüzü, bütün yüzler..."

GÖNÜL

"Bir gönül var mı kırılmamış olsun
Var mıdır bir gönül olsun kırmamış..."

Bu şiirler kitap boyunca en beğendiğim, beni en çok çarpan şiirler oldu. Kullanılan kelime oyunları ve dizelerin altında yatan derin anlamlar yürekte derin bir etki bırakıyor. 

Sevgi Sözleri'ni şiir seven, tamamiyle öz Türkçe'den oluşan bir kitabı merak eden tüm okurlara öneriyorum. Şairi de böylesine güzel bir girişimde bulunduğu için kutluyorum.

Esen kalın.

                                                          Aleyna Uluç

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Kara Kutu

Bu yazımda Yunus Emre Öz'ün kaleminden çıkmış, ilk basımı Mart 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Kara Kutu adlı kitaptan bahsedeceğim.


Kitabın ismi ve de kahverengi tonlardaki kapağı gizemli, esrarengiz bir hava vermeyi başarıyor. Kitabın içeriğini okuduğumuzda da bizi merak dolu bir hikayenin beklediğini görüyoruz.

Roman, karakterin okuyucuya birtakım sorular yönlendirmesi ve sonra da kendi hikayesini anlatmasıyla başlıyor. Bu merak uyandıran başlangıç beni kitabı okuma konusunda teşvik etti. Çok beğendiğim bu başlangıcın bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Kader mi, yoksa şans mı insanların geleceğini belirler? Artık tükendiğimi ve ölümün kollarında olduğumu dişündüğüm o anlarda beni koruyan hangisiydi? Şu an her yanı küf kokan bu ahşap gemide, her şeyin farkında olarak, biçare halde olmama neden olan hangisiydi? Bu yazdıklarımı sana kadar ulaştıran hangisiydi? Her neyse. Aklımdaki cevabı olmayan onlarca sorudan birkaçı işte. Beni dinleyecek yeterli zamanın varsa söylemeliyim ki fazla vaktim kalmadı ve sanırım aklımı kaçırmadan birkaç gün daha dayanabilirim. Ardından neler olabileceği hakkında hiçbir fikrim yok. Peşimde birileri var ve çoğu da karşıma geçip hiç düşünmeden tetiğe basabilecek kadar gözü dönmüş insanlar. Elimde olmadan işlerine burnumu soktuğum o ladar çok insan var ki. Gerçi hepsi de onlara yaşattıklarımı hak etmişlerdi ve intikam için beni arıyorlardı. Bu kirli insanlar hakkında öğrendiğim çok fazla şey var ve şimdi yaşadıklarımı başkalarının da bilmesini istiyorum."

Yazar, kitabında Rus karakterleri kaleme almış. Rusça isimler ve orada geçen hikayeyle farklı bir ambiyans oluşturmuş. 

Kitap kendi içinde bölümlere ayrılıyor. Bu bölümlerin bir dizi senaryosu gibi başlıklara sahip olması da farklı olmuş. Örnek vermek gerekirse "1. Sezon: Her Şeyin Farkında" ismi ilk bölüme ait. Ayrıca sezon finalleri de mevcut. Yine örnek vermek gerekirse "2. Sezon Finali: Geçmişin Sırları" ismini örnek verebilirim. Kitabın sonunda da final diyor ve romanımızı noktalıyoruz.

Yazarın anlatımını başarılı ve akıcı buldum. Betimlemeler ne fazla ne da az, yerinde olacak şekilde kullanılmış. Ana karakterimiz Karl Maksim Stephanov'un içsel olarak yaşadıkları ihmal edilmemiş.

"Hayat. Yaşamak istediğimiz şeyler uğruna, gerçekleşmesini istemediğimiz bir yığın saçmalığa katlanmak zorunda olduğumuz olaylar zincirinden ibaret o muazzam kurgu. Birbirine adeta pamuk ipliği ile bağlı bu zincirleri bir arada tutmak için bizlerin yapabildiği tek şey ise anlamsızın içinde kendimizi anlamlı tutmaya çalışmak ve elimizde olmadan geleceğimizi başka insanların şekillendirmesine izin vermek."

Bu merak uyandırıcı kitabı herkese öneriyor ve yazarı verdiği emeklerden ötürü kutluyorum. Dilerim yazı hayatı başarıyla devam eder.

Esen kalın.

                                                        Aleyna Uluç

29 Nisan 2021 Perşembe

Şşşş

Bu yazımda Sezer Ortaç'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Ocak 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Şşşş adlı kitaptan bahsedeceğim.


Sezer Ortaç, Şşşş adlı kitabında bir cinayeti konu alır. Antika tutkunu olan Eren, dünyanın en değerli elmasını müzayedede satışa çıkarır fakat tam da o gece ölümü gerçekleşir. Müzayedede elektriklerin kesilmesi, sekreteri Zeliha'nın onu eve göndermesi, yanında çalışan Kaan'ın bir telefon görüşmesi yapması, yıllardır haberdar olmadığı ve sonunda görüşeceği yeğeni Cenk'in yurtdışından gelmesi derken esrarengiz bir gece yaşanır. Peki, katil kimdir? Polis bu sorunun cevabını ararken bizler de heyecanlı bir serüvenin içine girmiş oluruz. 

Bu gizemli kitabın dışını incelediğimizde kapağının konuyla bağlantılı olduğunu görüyoruz, tabii bunu okuduğunuz zaman anlayacaksınız. Kitabın ismini ise ilginç bulsam da sanırım başka bir ismin kullanılmasını yeğlerdim çünkü telaffuz bakımından güçlük yaratıyor.

Kitaba dair en beğendiğim şeylerden biri yazarın kalemi oldu. Betimlemeler ne çok fazla ne de az, tam yerinde. Okuduğunuz anda çoğu şey kafanızda canlanıyor ve heyecanlı bir film izliyormuşsunuz etkisi yaratıyor. Yazarın akıcı kaleminin yanı sıra olayların da her an heyecanını koruyor olması kitabı hiç sıkılmadan, büyük bir istekle okuyor olmanızı sağlıyor. 

Gelelim katil olayına. Kitabı okurken katilin kim olduğu konusunda hiçbir zaman net bir fikrim olmadı, karakterler kimi işaret etse ben de o yana doğru sürüklendim çünkü inandırıcılık vardı. "Gerçekten bu karakter ya." dediğiniz anda okun yönü bir anda başka bir tarafa doğru dönüyor. Kitabın sonunda da şaşkınlık sizi ele geçiriyor, tabii eğer daha önce tahmin etmediyseniz...

Karakterlerin kişilik özellikleri de başarıyla aktarılmıştı. Sercan polisin aceleci tavırları, Özge polisin sakinliği gibi daha birçok özellik karakteristik bir şekilde yansıtılmıştı. 

Velhasıl-ı kelam, Şşşş çok severek okuduğum kitaplar arasında yerini aldı. Bu sürükleyici, heyecanlı kitabı tüm okurlara öneriyor ve yazarı emeklerinden ötürü kutluyorum. Umarım ömür boyu yazı hayatına devam eder.

Esen kalın.

                                                        Aleyna Uluç

16 Nisan 2021 Cuma

Cins-i Latif

Bu yazımda Naciye Tekerek'in kaleminden çıkmış, ilk basımı Nisan 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Cins-i Latif adlı kitaptan bahsedeceğim.


Naciye Tekerek, bu kitabında kadınların toplum içinde yaşadıkları zorluklara değinmekle beraber bildiği, tanıdığı kadınların yaşam öykülerini de bizlere sunmuştur.

Yazar, kadınların çocukluk itibariyle susturulduklarını, tercih haklarının ellerinden alındığını ve en ufak bir hatalarında bile ailelerinin onlara sırtlarını dönerek aslında ne büyük hataya düştüklerini anlatıyor. Birçoğumuzun demek isteyip de bazen güç bulamadıklarını dillendiriyor.

"Bizler çocuğumuzu büyütürken önce 'tay tay' durdururuz. Halk dilinde çocuğun yürümeden önceki haline 'tay tay' denir. Çocuk akabinde yürümeye başlar. Aslında bizim toplumumuzda kız çocuklarımız hep tay tay duruyor. Kız çocuklarına önce yürümeyi öğretelim. Hayatları boyunca tay tay durup da her gel diyene gitmesinler."

Yazar, atasözlerimizde ve deyimlerimizde bile kadının aşağılandığını örneklerle gösteriyor. Kızını dövmeyen dizini döver, saçı uzun aklı kısa gibi daha birçok söz normalleştirilerek dillerde pelesenk edilmiş zamanında. Şimdi belki insanlar bunu dillendiremiyor ama zihniyet, bakış açısı aynı maalesef. 

Kitap içinde beni en etkileyen kısımlardan biri evlilikteki şu hususa değinilmesi oldu: Gelinliğinle çıktığın bu eve kefeninle dönersin düşüncesi. Anne baba evlenen kızına bu bakış açısıyla yaklaşınca kadın evliliğindeki her soruna susuyor, boyun eğiyor çünkü biliyor ki artık ona kapı açacak bir yuvası yok. O eve, evlendiği kişiye bağımlı hale geliyor haliyle. 

Altını çizdiğim şu güzel ve farkındalık yaratan cümleleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Sevgili kadınlarımız, önce kendiniz için yaşamayı bir öğrenin. Başkaları için yaşamayı bırakın. Başkalarına ayırdığınız zamanın bir iki saatini de kendiniz için ayırın. Sordunuz mu hiç kendinize:

Ben kimim?

Kimin için yaşıyorum?

Kendim için mi?

Kocam için mi?

Ailem için mi?

Burada sunulanların içerisinde bir seçeneğe kulak verin:

Kendim için. 

Bu cümle insanın egolarını yükselten bir cümle ama doğrusu bu. Zaten insanoğlu hayatın hiçbir aşamasında yalnızlığının farkına varmıyor. Daha doğarken yalnız doğuyorsun. Vakit olduğunda da yalnız gidiyorsun. En çok sevgisine inandığın, doğarken seninle birlikte olan annen bile yaşamın sonlandığında seninle ölmüyor. İnsan yalnız doğar yalnız ölür. Dünya hengâmesi seni aldatmasın. Herhangi bir konuda el âleme ne derim demeyi unut. 'Yaptığım şey bana yakışır mı?' diye düşün. Hiçbir zaman kendimi kullandırtma, başkalarını da kullanmaya kalkma. Doğrudan şaşma. Bir başkasına vereceğin cevap için kendini korumaya kalkma. Sen olduğun için kendini koru. Sana zarar verecek insandan kendini koru. Çünkü geldiğin dünya seni korumuyor."

Cins-i Latif'i okumak bana iyi geldi. Her şeyin temelinin aileye ve de psikolojiye dayandığını bir kez daha görmüş oldum. Bundan sonra yapılabilecek en iyi şey yıllardır süregelen cinsiyetçi gelenekleri bir yana bırakıp insanı insan olarak değerlendirmek olacaktır. 

Kitabı her kesimden okuyucuya öneriyor ve yazarı emeklerinden ötürü kutluyorum. Umarım yazı hayatı boyunca toplumun sesi olmaya devam eder. 

Esen kalın.

                                                  Aleyna Uluç

14 Nisan 2021 Çarşamba

Horus'tan Günümüze İlluminati ve Yeni Dünya Düzeni

Bu yazımda Veli Metin Türkoğlu'nun kaleminden çıkmış, ilk basımı Şubat 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Horus'tan Günümüze İlluminati ve Yeni Dünya Düzeni adlı kitaptan bahsedeceğim.


Veli Metin Türkoğlu, Tarihi Okumanın Farklı Yolları - Motifler ve Semboller, Mısır'ın Türk Firavunları, Ata Türklerden Atatürk'e, Yeni Dünya Düzenine Açılan Kapı Bop Projesi ve Horus'tan Günümüze İlluminati ve Yeni Dünya Düzeni olmak üzere toplam beş kitaba imza atmış bir yazardır.

Yazar, bu kitabında antik çağlardan günümüze değin Horus'un gözündeki sırrı, İlluminati'nin gizli öğretilerini ve dünyayı kimlerin yönetmeye çalıştığını ele almaktadır.

Hakkında çok fazla teori üretilen ve çoğu insanda yoğun bir merak uyandıran İlluminati'nin kuruluş süreci kitapta ele alınmıştır. Bu kısımların okur tarafından ilgi göreceğini düşünüyorum.

Benim en çok dikkatimi çeken kısım ise yazarın geleceğe dair öngörülerini paylaştığı bölüm oldu. 

"Dini açıdan yaşanacak sürecin nasıl tasarlandığını gösteren en iyi örneklerden biri, "I, Pet Goat" çizgi filmidir. Tapınakçılar, "I, Pet Goat" isimli çizgi filmde bütün dinleri yıkmayı amaçladıklarını açıkça belirtmişlerdir. 

I, Pet Goat isimli çizgi filmdeki keçinin alnındaki barkotta 666 yazmaktadır. 666 şeytanın (Deccal'ın) kodudur. Keçi, "Ben keçi görünümlü evcil şeytanım." mesajı vermektedir."

Bir diğer ilgimi çeken kısım ise Facebook ile ilgili şu bölümdü:

"Facebook Kullanımının Sakıncaları

• Bütün kişisel bilgiler depolanmaktadır. Kişilerin zaaflaru tespit edilerek ona göre reklam ve kampanya teklifleri sunulmaktadır. 

• Kişilerin sosyal ve siyasi görüşleri tespit edilmektedir. Bir bölgedeki siyasi yoğunluk, görüş birliği ya da çatışmaya müsaitlik durumları, hangi bölgenin nasıl kışkırtılabileceği tespit edilebilmektedir. Sosyal medya verilerinin oluşturduğu veri tabanı, zengin bir bilgi deposudur ve Arap Baharı ve benzeri olayların altyapısında kullanılabilecek bilgiler ve fırsatlar içermektedir. Art niyetli olarak kullanılma ihtimali yüksektir."

364 sayfalık bu kitabın içinde birçok bilgiye erişeceksiniz. Kitabı bu konulara ilgili herkese öneriyor ve yazarı özenle yazdığı, bilgilerini paylaştığı kitabı için kutluyorum. Dilerim yazı hayatı başarıyla sürer.

Esen kalın.

                                                    Aleyna Uluç

1 Nisan 2021 Perşembe

Bay Günce

Bu yazımda Leman Adıyaman'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Mart 2020'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Bay Günce adlı kitaptan bahsedeceğim.


Leman Adıyaman,
Petunya Misali isimli ilk kitabından sonra Bay Günce adlı bu romanına imza atmıştır. Röportajında Bay Günce'nin kendi hayatından ve şahit olduğu hayatlardan izler taşıdığını belirtmektedir.

Kitapla ilgili yorumuma ilk olarak ismi ve kapağından bahsederek başlamak istiyorum. Kitabın kapağındaki kadın figüranı ana karakterimiz olan Miray'ı temsilen doğru bir seçim olmuş. Kullanılan renk tonları da romanın içeriğiyle örtüşmekte. Bay Günce ismi de kitabı anlatacak en uygun tercihlerden biri diyebiliriz. Hem akılda kalıcı hem de kitabın anahtar kelimesi denebilir.

Bay Günce'nin başrolü olan Miray, 30 yaşında, anne ve babasını kaybetmiş, geçmişinde travmatik bir olay yaşayan ve hayatının şimdiki zaman diliminde geçmişi yaşayan bir kadın. Bir edebiyatçı, kitapsever, iç sesiyle savaşan bir kadın. Vefat eden babasından ona kalan kitapçıda çalışmakta. Bir gün, kendisinin bile asıldığını hatırlamadığı iş ilanı kitapçıya yeni birinin gelmesine vesile olur. Nazlı ismindeki bu kişi, çok sevecen, neşeli ve dostanedir. Miray'a kardeş yakınlığı hissettiren bu kız öte yandan bazı merak uyandırıcı davranışlara sahiptir. Kimdir, nasıl bir hayatı vardır soruları Miray'ın aklında sürekli dolanıp durur. Uzun zaman sonra birinin hayatını merak ettiğini hisseder. Nazlı'nın hasta bacağı ve Miray'ı daha önceden tanıyormuş gibi davranması kitabın büyük bir kısmında soru işaretlerine neden olur.

Bay Günce'deki en güzel şey karakterin gerçek biriymiş gibi okucuya aksettirilmesi oldu. Sanki gerçekten bir yerlerde Miray diye biri var ve ben de günlüğünü okuyormuşum gibi hissettim. Okuduğu kitapların, izlediği filmlerin çoğunu benim de okuyup izlemiş olmamın yarattığı tesadüf karakterle sıcak bir bağ kurmamın nedenlerinden biriydi. Öte yandan sürekli iç sesiyle münakaşa halinde olması da kendime yakın bulmamı sağladı. Şunu da diyebilirim ki, Miray çoğumuzun kendi yansımasını görebileceği bir karakter. Üstünkörü yazılmamış, özenle biçim almış yazarın kaleminde.

Kitabın içinden, altını çizdiğim iki etkileyici kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Dökülen bir damla gözyaşı her şeye hükmediyor, hüküm giyen duygular yalnızca betimlemelerde hayat buluyor. Gariplik bu ya; İnsanın kendi duyguları bile başkalarının cümlelerinde hayat buluyor. Farklı isimleri nüfuslarına alarak, aslında insan yine kendisini anlatıyor."

"İnsan hep böyle olurdu. Hiç umulmadık bir başkası elinden tuttuğu an kendisini daha çok çaresiz hissederdi."

Bay Günce'deki sevdiğim bir yan da kendine özgü olması oldu. Bunu en iyi açıklayabileceğim alıntı şu olabilir:

"Bir kadının bir erkeğe çiçek alması toplumumuzca yargılanabilir ama oldukça doğal bir davranıştı. İçinden gelerek ve anlamını bilerek verilen şey komik olmamalıydı."

Yazarın hem edebi hem de içten anlatımı hiç sıkılmaksızın, büyük bir zevkle okumanıza olanak sağlıyor. 229 sayfadan oluşan kitabı sayfalarını hızla çevirerek bir gün içinde bitirdim. Buna olanak sağlayan bir diğer etken de olayların seyriydi. Merak duygusu hep tetikteydi. Kitabın sonunda da tüm bu soru işaretleri kafamızdan silindi.

Velhasıl-ı kelam, sürükleyici bir kitap okumak isteyen herkese Bay Günce'yi öneriyor ve yazarı severek okuduğum bu kitabı için kutluyorum. Dilerim yazı hayatı son nefesine dek sürer.

Esen kalın.

                                                    Aleyna Uluç

31 Mart 2021 Çarşamba

Gönen'den Ayancık'a Ömer Seyfettin

Bu yazımda Turan Gökmenoğlu'nun kaleminden çıkmış, ilk basımı Şubat 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Gönen'den Ayancık'a Ömer Seyfettin adlı kitaptan bahsedeceğim.


Turan Gökmenoğlu, şu ana dek 13 esere imza atmış, yazarlık süreci kuvvetli bir yazardır. En son çıkan bu öykü kitabında da Ömer Seyfettin'in hayatının bir bölümünü bizlerle paylaşmıştır. Bunu yaparken kimi zaman Ömer Seyfettin'in kendi kitaplarındaki hatıralarından, kimi zaman da kendi hayal gücünden beslenmiştir. Ayrıca kitabın içindeki erkek karakterler isimlerini Milli Mücadele'de şehit düşen Ayancıklı şehitlerimizden almıştır.

Kitapla ilgili yorumuma başlayacak olursak kapak tasarımını ve ismi beğendiğimi söyleyebilirim. Kapak, sade ve hoş görünüyor. İsim de kitabın konusunu özetler nitelikte. 

Yazarın kalemi kitap üzerinde en beğendiğim nokta oldu. Sanki günümüzde yazılan bir kitap değil de, o dönemdeki bir yazarın kaleminden çıkmış gibi. Geçmiş anlatılırken hiçbir eğrilik, sırıtma hali yok, gerçekçi ve başarılı bir yansıtma söz konusu.

"Annem derin bir uykudan uyanır gibi başını çevirdi. Bu uzunca sürecek yolculuk ve akabinde doğacak vuslat için, tahayyülünden nelerin geçtiğini benim çocuk kalbimin anlaması imkansızdı. Ben yeni bir ev, yeni bir kasaba ve anlaşabileceğim yakın arkadaşların derdindeydim. Burada tek özlemim ablam Güzide'den başka bir şey olmayacaktı. Oysa annem öyle mi. Ablamı telli duvaklı evlendirmiş, geriye babamla ilgilenmek ve benim en güzel şekilde yetiştirilmeme odaklanmıştı. Annem iyi bir eğitim alıp İstanbul'un en güzide mekteplerinden birinde muallim olmamı isterken, babam kendisi gibi asker olmamı ve ülkemin kaderinde söz sahibi olmamı istemekteydi. Benim ise gönlümden geçenler jimnastik, cambazlık, kitap okumak ve belki de yazmak!"

Yazarın çok akıcı bir üslubu var. Hiç sıkmadan okutturuyor kendini. Betimlemeleriyle sanki siz de orada, Ayancık'ta yaşıyor, oradaki insanlarla akran oluyor, oradaki yemekleri tadıyor, denizin kokusunu içinize çekiyorsunuz. Ya Ömer Seyfettin siz oluyorsunuz ya da yakinen bir arkadaşı, ahbabı hissiyatına erişiyorsunuz. Benim için bunu başarabilmek, kitabı okuyucuya adeta yaşatmak büyük bir beceri. Gökmenoğlu da bunu başarıyla gerçekleştirmiş.

Ömer Seyfettin'in arkadaşlarıyla olan hatıralarını severek ve de sevinerek okudum. Mıstıka'nın çalıştığı işten yevmiye aldığı an arkadaşlarına büsküvi arası lokum alması, içindeki mutluluğu çok sıcak bir andı. Aynı zamanda Ömer Seyfettin'in Makbule'ye karşı duyduğu hisler ve onunla olan naif hatıraları da yine severek okuduğum kısımlara dahildi. 

"Afalladım birden. Kanım çekildi. Ne diyeceğimi bilemedim. Yutkundum. Kelimeler boğazıma dizildi. Tek kelime edemedim. Gözlerinden akan birkaç damla yaş ellerime düştü. Beni o şekilde, odamın içinde, şaşkın şaşkın bakınırken, arkasını dönüp çıktı. Pencereye koştum. Yaralı bir kuğu gibi bahçemizden çıkıp gecenin karanlığında evlerinin arka bahçesine süzüldü."

Ömer Seyfettin'in tüm bu hislerine ortak olmak için bu güzel öykü kitabını okumalı, bu dünyaya yoldaş olmalısınız.

Yazımın sonuna ulaşmışken kitabın içinde bulunan bir Ömer Seyfettin resmini aşağıya bırakıyorum. 


Kitabı tüm okurperestlere öneriyor ve yazarı verdiği emeklerden ötürü kutluyorum. Dilerim ömrünce bu dünyaya bir eser bırakmaya devam eder.

Esen kalın.

                                                     Aleyna Uluç

25 Mart 2021 Perşembe

Nisanın Gözyaşları

Bu yazımda Hasan Yıldırım'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Şubat 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Nisanın Gözyaşları adlı kitaptan bahsedeceğim. 


Hasan Yıldırım, içtenlikle kaleme aldığı şiirlerini paylaşmıştır bu kitabında. 

Kitabın hem ön kapağı hem de arka kapağı çok hoşuma gitti. Arka kapakta yer alan, kitapla ve şairle ilgili görüşler de kitaba dair bir merak uyandırıyor. 

Şiir okumayı çok fazla seven bir okur olmasam da bu şiir kitabını keyif alarak okudum. Şairin duru, içten dili sıkılmadan ve aksine zevk duyarak okumama olanak sağladı. 

"Hüzün senden ırak sevgili
Hüzün değmesin ellerine
Ben kaybolurum senin yerine
Yarım kalmış tüm sevdalarda
Gizli kalmış hatıralarda
Bir yel eser belki sonra
Coşturur ümitlerini yaprak gibi
Belki bir yağmur da yağar
Çatlatır kalbindeki tohumu
Sana veda yakışmıyor
Gözlerinde uçarken sevda kuşları
Mühür vuran hasretin
Bir yanda hazan
Bir yanda yaşanmamış yıllar
Geride bıraktığın güzel yaşanmışlıklar
Bir yanın sahra
Bir yanın gelincik
Beklemek ve ömür
Gidersen uzaklaşır, kime koşsan
Baharın t'adı yok
Gökkuşağı gibi hayal gibi
Gidersin uzanamadığın yerlere
O senden gitmeden
Bakakalırsın giden papatyaların ardında
Sonbaharı yaşarsın
Yere dökülmüş yaprak gibi
Çiğnenir hatıralar"

Şairin kullandığı kelime oyunları da estetik bir zevk vermekte. G'öz Yaşım, K'ağıda, Dalıp Gittiğim Di'yar bu kelime oyunlarına örnek verilebilir. 

"Yorgunum dedi
İnsan yorgunluktur biraz da
Sevmekten de yorulur bazen
Değeri bilinmezse
Ellerini tuttum
Ellerimi tuttu
Yıllar sonra
İlk kez mutluydum
Gözlerinden aldığım huzurdu yüzümü güldüren
Yüreğindeki iyiliği gördüm
Yılgınlığı gördüm
İnsan sevince görüyor
Sevdiğinin kalbinin her halini
Dalgalanmaların ardından durulan denizler gibiydi
Gülümsemelerim ardımda nice acılar saklıydı
İnsanı en çok sevdikleri yoruyor
En çok onlar dinlendiriyor"

Bu şiirinde naif bir yorgunluğu dile getiriyor şair. "İnsanı en çok sevdikleri yoruyor, en çok onlar dinlendiriyor." kısmı özellikle de dikkatimi çekti çünkü nokta atışı bir tespit yapılmış. İnsan olmanın tezatlığı, insan ilişkilerinin tezatlığı, o hep süregelen yorgunluk hali gerçekçi bir şekilde ama aynı zamanda yumuşak bir dille kaleme alınmış. 

"Kelimeler gelir bir anda
Gecenin üçü dördü fark etmez
Cümle olur içimde, sancılı, yaralı cümleler
Ansızın deler de geçer
K'ağıda düşer hasretim
Mısralar var dokunduğu yeri yakan
Üstelik yalnızım
Bir yanımda vuslata gebe kalmış hayaller
Yazmakla tükenmez en yoğun hisler
Çaresiz bekleyişler, özlem çektiğim en mutlu anlar
Boğazıma düğümlenir haykıramadıklarım
Belki de sessiz bir çığlıktır mısralar"

Bu şiirde ise çoğu okurun kendini görebileceği bir haykırış var. Şairin içten, duygu yüklü dizeleri insanın kalbine hitap ediyor ve duyguyu doğru bir noktadan yakalıyor.

Şiirseven, duygu yüklü bir kitap okumak isteyen okurlara Nisanın Gözyaşları'nı öneriyorum. Şairi de yüreğinden dökülen manidar şiirler için kutluyorum. Dilerim yazı hayatını ömür boyu sürdürür.

Esen kalın.

                                                        Aleyna Uluç

Devlet Aklı

Bu yazımda Onur Dikmeci'nin kaleminden çıkmış, ilk basımı Ekim 2018'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Devlet Aklı adlı kitaptan bahsedeceğim.


Onur Dikmeci, Milli Güvenlik Siyaset Notları, Beyaz Kitap, Güvenlik 2.0 Savunma ve İstihbaratın Dönüşümü, Kuşatılmış Bir Ülke: Washington'daki Türkiye ve Devlet Aklı olmak üzere beş kitaba imza atmıştır. 

Devlet Aklı'nda askeri darbeleri, Türkiye'ye kurulan tuzak ve komploları, muhtemel iç savaş senaryolarını, din savaşlarını ve benzeri konuları kaleme almaktadır. 

Kitabın içeriğine baktığımızda kapak ve ismin uygun olduğunu görüyoruz. Sade ve yerinde tercihler olmuş.

Kitabın arka kapağında "Devlet Aklı, Türkiye'nin maruz kaldığı iç ve dış tehditlerle bu tehditlere yönelik çözüm yöntemlerinin saptanmalarının yanında güncel ulusal - uluslararası politik gelişmeleri Türkiye minvalinde değerlendirilen, alternatif milli güvenlik kitabıdır. Politika ve güvenlik stratejileri ile ilgilenenler veya alanlarında uzman askeri ve sivil kişiler için hazırlanmış Devlet Aklı'nda..." diyerek kitabın hitap ettiği kesimi belirtiyor. Ben bu gruba dahil olmasam da kitabı okudum ve haliyle bazı konular bana ağır geldi. Anlayamadığım, bilgimin yeterli olmadığı konular oldu. Dolayısıyla bu yorumum eleştiriden ziyade kitap tanıtımı olarak baz alınabilir.

Bundan çıkarımla size kitaptan beğendiğim bazı kesitleri paylaşmak istiyorum:

"Kaliteli filmlerin büyük devlet imajı verebilmesi yalnızca filmlerin içerikleriyle sınırlı da değildir. Bunun için o ülkenin ekonomik, askeri, bilimsel ilerlemesinin de geçerli seviyede bulunması gerekir. Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye tarafından ne şekilde karşılanacağı ve bunun yansıtılma biçimi önemlidir. Yalnızca coğrafyada değil bütün dünyada bir değişim yaşanacak, robot teknolojileri, yapay zeka hatta uzay sırları İpek Yolu ve Ulusallaşma sürecindeki Abd arasında rekabete yol açacak ve daha ziyade Abd kurgulu sinema filmleri kamuoyu ile paylaşılacaktır. "

"Grupların psikolojik oluşum ve kökenlerinin tahlilini amaçlayan sosyolojik tespit toplumsal kimlik olarak adlandırılır. Bir gencin siyasi bir grup, farklı arkadaş çevresi veya sosyal bir klüp dahilinde yer alması kendisinin belki de en mühim kimliği olmuştur. Yeni grubuyla veya çevresiyle özdeşleşme eğilimi gösterirken kimliksel grubunu, benzerleri ve diğerleriyle karşılaştırılarak grubu lehinde düşüncelere haiz olmaktadır. Artık yegane arzusu yeni kimliği olan birey, bunu muhafaza edebilmek için bedel ödemeye hazırdır."

Yazarın kalemi kuvvetli ve akıcı. Okuduğunuz alıntılar da bu düşüncemi desteklemekte bence. 

Devlet Aklı'nı bu konularla ilişkili, merakı olan tüm okurlara öneriyorum. Yazarı da verdiği emeklerden dolayı kutluyorum. Dilerim yazı hayatını sürdürüp bilgi paylaşımlarına devam eder. 

Esen kalın.

                                                         Aleyna Uluç

17 Mart 2021 Çarşamba

Vedia -İki Ay Sekiz Gün-

Bu yazımda Pelin Çakar Can'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Ocak 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Vedia - İki Ay Sekiz Gün adlı kitaptan bahsedeceğim.


Pelin Çakar Can, ölümle iç içe geçmiş, kaderin tekerrür ettiği, acının terazide ağır bastığı bir dünya yansıtıyor Vedia'da. 

Bu romanda ilgimi çeken ilk şey kapağı oldu. Kapaktaki görsel kitabın içeriğine dair merak uyandırırken seçilen rengin sıcaklığı ve canlılığı da okumak için bir arzu uyandırıyor. Arka kapaktaki yazı da oldukça etkileyici.

Ana karakterimiz olan Suat'ın kaleminden okuyoruz bu kitabı. Normalde üçüncü anlatımı daha çok seven biri olsam da bu kitaptaki anlatıma tam anlamıyla bayıldım. Hem edebi bir anlatım sunmayı başarmış yazar hem de içten, samimi. Bu da Suat'ı ve yaşadıklarınızı özümseyerek okumamızı, etkilenmemizi sağlıyor.

"Mahalle kavgalarından döndüğümde açılan kapıda karşılayan yüreği ağzında bir anneye nazlanmadım hiç. Her düştüğümde kaldıran bir anne yoktu, pışpışlanmadım haliyle. Uf olunca dizlerim üflenmedi. Ben gözüm babamda ama başı dik kendimi sarmalamaya çabaladım öyle günlerde, odanın kapısını kapatırken. Oldu mu bilmiyorum. Babama da ses edemedim, yalnızlığı tek kişilik yaşamak vardı ama ona da rahat vermedim. Birbirimize merhem olmayı her yarada berede daha iyi anladık. Baba daha dik durandı ya hani, yumuşacık kalbine o kalın ses olmuş muydu şimdi derdim ufacıkken. Kulağım bir annenin o ince sesine hasretti elbet. "Oğlum hadi akşam oldu eve, getirme beni oraya..." mesela ne acayip cümleydi. Salçalı ekmekle bahçeye inenlerin döndüğü evler nasıl büyülüydü. Nasıl içten dilerdim her yıldız kayışında dön diye. Duydun mu hiç sevgili yıldız tozum? Ama sesten çok sözün kıymetini anladığım yaşlarda durum değişti. Ne vakit ardımı dönsem dağ gibi bir babanın gölgesindeydim. Eyvallah...

Şımartmamıştı sevgisi. Zaten hangi çocuk şımarırdı ki sahiden sevilmekten. Şımarıklık diye görünen tam olarak ilgi eksikliğinden kaynaklı olmalıydı ki, çocuk dikkati çekmenin yollarını ararken biz büyükler ne kadar da şımarık yaftasını usulca iliştirir, görevimizi yapardık.

Ama çok sevdi biliyordum. Uçmak için iki kanada ihtiyaç duyduğumda biri babamdı evet ama diğeri de içimde inşa ettiği güçtü. Ben gibisi de mümkündü yani hayatta. Kırık kanatla da uçtum be... Bir baba gerçek bir baba, bunu yapabilirdi zira. Sevmekti asıl varlık gösteren. Var ama yok bir yetişkindense..."

Bu tümcelerde Suat'ın annesiz kalan yanını, eksikliğini hissettiği tüm o hisleri, imrendiği anları okuyoruz. Öyle içtenlikle anlatmış ki yazar o anda Suat oluyor, onun gözünden görüyoruz hayatı. 

Vedia'da sevdiğim bir başka nokta ise her karakterin dertlerinin aktarılmasıydı. Kitap boyu Suat'ı okumuyor, sevdiği kadının, Sibel'in baba figüranıyla olan sorunlu ilişkisini de okuyoruz. Sibel'in annesinin yaşadıklarını, babasını, kardeşini... Her birini başarıyla aktarıyor yazar bizlere.

Altını çizdiğim, beni çarpan bir sözü sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Anlıyorum ki bir kadının çocukluğu onun etinden sıyrılmıyordu, ruhunu terk etmiyordu, hiç büyümüyordu. Ve ben o çocukluğun ilk durağında sana yürüyordum."

Bu söze ilave olarak şunları demek istiyorum. Sadece bir kadının değil, tüm insanların çocukluğu onda üzerine yaftalanmış izler bırakıyor. O izlerden kurtulmak, kendini yeniden doğurmak meşakkatli bir iş. 

Vedia, tüm bu etkili anlatımı dışında olay örgüsü bakımından da başarılı. Akıcı bir şekilde, etkilenerek ve de severek okuyacağınızı düşünüyorum. 

Sevdiğim kitaplar listesine giren Vedia'yı tüm okurlara öneriyor ve yazarı verdiği emekler için kutluyorum. Dilerim başka kitaplarında da buluşuruz.

Esen kalın.

                                                        Aleyna Uluç

12 Mart 2021 Cuma

Baybars - Adaletin Kılıcı

Bu yazımda Mustafa Aslan'ın kaleminden çıkmış, ilk basımı Şubat 2021'de Kutlu Yayınevi'nde gerçekleşmiş olan Baybars - Adaletin Kılıcı adlı kitaptan bahsedeceğim.


Mustafa Aslan, kitabın giriş kısmında "Baybars - Adaletin Kılıcı ismini alan bu ikinci kitap, bir önceki eserin devamı niteliğinde olup Yüzbaşı Baybars'ın Doğudaki zalimlerle mücadelesini anlatmaktadır. Eser, bilimsel değil kurgusal bir çalışmadır. 13. yüzyıl ile 21. yüzyıl dünyası bağdaştırılarak Sultan Baybars'ın hatırısına ve şahsiyetine atıfta bulunulmuştur." diyerek kitabın konusunu özetlemektedir. 

Kitapla ilgili yorumuma başlayacak olursam ilgimi ilk çeken şeyin kapağı olduğunu söylemeliyim. Gördüğüm anda kitabı okuma isteği içime doldu. Seçilen renk, kullanılan yazı tipi ve gizemli bir izlenim yaratan resim müthiş bir görsel şölen yaratmakta. 

Kitabın içeriğine girdiğimizde ise yazarın akıcı ve kelime haznesi geniş anlatımıyla tanışıyoruz. Betimlemeler ne çok fazla ne de çok az, yeterli seviyede. 

Kitapta ilgimi çeken bir nokta karakterlerin isimleri oldu: Baybars, Tumanbay, Besim, Almıla ve diğerleri... Yazarın isimleri bilinçli bir şekilde seçtiği bariz belli oluyor. Bu detay hoşuma gitti.

En çok beğendiğim şey ise kitabın verdiği mesaj ve yazarın kitabı yazarken bir gayesinin olmasıydı. Bir kitap okuduğumda ya da bir şey izlediğimde onun bana bir şey katmasını beklerim. Yazdığım şeylerde de bu niyetle yola çıkarım. Bu kitap da beni bu yönden tatmin etti. 

"Bu düzende bağımlılık yapan her şeyin üretimi teşvik ediliyor. Bunu legal ya da illegal yollarla üreten kişiler, bu faaliyetlerine göz yumulmasından dolayı göz yumanlara vergi ya da haraç veriyorlar. Üretilen mal; mesela sigara, uyuşturucu madde, cep telefonu... Hepsi bağımlılık yapıcı özellik taşıyor. Teknolojik ürünlerle yazılımlarla insanların düşünce yapılarını dahi değiştiriyorlar. Dünyanın öbür ucunda birisi, telefonla oynanan bir oyun yazılımı geliştiriyor. Dünyanın diğer ucunda telefonuna bu oyunu yükleyip oynayan çocuk babasını öldürüyor. Gençler hipnotize ediliyor, gözü dönmüş nesiller yetişiyor."

Altını çizdiğim bu paragraf, az önceki düşüncelerimi destekler nitelikte. 

"Aç, perişan bu çocuklar, belki birkaç saat sonra çocuk tacirleri tarafından organ mafyasına, uyuşturucu tacirlerine satılacaklar; kalan ömürlerini o melunlara hizmet ederek geçireceklerdi. Kalan kısa ömürlerinde medeni ve modern toplumun yüz karası olacaklardı. Toplum; bunlar kaçırılmış, satılmış, kötü yola düşürülmüş demeyecekti. Onlar, iflah olmaz insanlar zümresine dahil edilip para babası baronların karanlık işlerinin uşağı haline getirilerek onlara sermaye olacaklardı. Zaten bu kaçakçılara göz yuman toplum mimarlarının karanlık emelleri de buydu. Zulüm gören bu milletin çocuklarını yozlaştırarak, milletin geleceğini yok etmekti."

İyi - kötü çatışmasının yaşandığı, kötülerin hak ettikleri cezayı aldıkları bu kitabı severek okudum. Adaletin yerini bulduğunu görmek içimi hoşnut ederken kitabın ismi de (Baybars - Adaletin Kılıcı) tekrar anlam kazandı. 

Bu güzel gayeleri olan kitabı herkese öneriyor ve yazarı emeklerinden ötürü kutluyorum. Dilerim başka kitaplarında da buluşuruz.

                                                       Aleyna Uluç